E-REÇETE

Tıp Öyküleri


Ünzile ya da Leyla

Ünzile ya da Leyla Çok yerde rastladım bu kıza. İsimsiz bir kızdı aslında. Bakışlarından anlıyordum o olduğunu. İlkokul üçüncü sınıfta iki ay okuduğum kasaba ilkokulundaki ismi Saniye idi. Yanaklarında güneş lekeleri, uçları kırık ve dağınık sarı saçları, kirli yakalığı ve parlak tiftiklenmiş kumaştan önlüğü vardı.

1972 senesiydi. Muhtıra sonrası aylarıydı. Saniyenin dersleri de defterleri de berbattı. Daima camdan dışarıya uzaklara bakardı... Sesi güzeldi. Bazı derslerde öğretmen bize kazık sorular sorar, ona da şarkılar söyletirdi. En güzel söylediği şarkılar o zamanlar meşhur olan “elveda meyhaneci” ve “uykuda mısın sevgili yarim, uyan” isimli parçalardı. Konuşurken kısık olan sesi şarkı söylerken açılıyor ve içime işliyordu. Bir çiftçi ailesinin kızıydı. Ayaklarında kara lastiklerle ve sapı kopmuş bir çantayı koltukaltında taşıyarak okula geliyordu. Beslenme saatinde çantasından yufka ekmekle peynir çıkartıp yiyordu. Saniye sık sık hayallere dalıyordu ve bazen de yüksek sesle “abam bana ayakkabı getirecek, abam bana çorap alacak” diye bizimle paylaşıyordu. Yeni ayakkabısını görmedim ama daha sonraki senelerde her memlekete gidişimde büyüyen serpilen, ortadan az uzun boylu, sarıya yakın kumral uzun saçlı , hep hayalde gibi yürüyen Saniye ile karşılaştım. Üniversiteyi kazandığım sene babaanneme onu sorduğumda “yavrum Keskin’e gelin gitti” dedi. Kocasının güzel çoraplar alabilen bir adam olmasını diledim. Hayallerinin de ayakkabı çoraptan ileri gidebilmesini.

Ortaokulda sınıf arkadaşım olan Türkan vardı bir de... Tombuldu, kısaydı, köşeli bir yüzü, kumral ve omuzlarına dökülen saçları vardı. Hülyalıydı. Dalıp giderdi çoğu ders boyunca. Babası Almanya’da idi ve Türkan annesiyle yaşıyordu. Etrafın söylediği, babasının bir Alman kadınla evlendiği ve maddi destek dışında buradaki ailesi ile ilişkisini kestiğiydi. Türkan sentetik beyaz gömlekler, bizim ülkemizde olmayan renk göz alıcı hırkalar, okul dışındaki zamanlarda da ayak tabanında köprüsü olan lasteks pantolonlar giyerdi. Bir de üzerinde rengarenk horoz olan boya kalemi takımlarını ve kabartmalı plastikten defter kaplarını hatırlıyorum. Türkan’ın bütün hayali babasının gelip kendini Almanya’ya götüreceğiydi. Öğretmenler dersi dinlemiyor diye onu ön sıraya oturturlardı. Hemen arkasındaki sırada ben ve Güler otururduk. İkimiz acar öğrencilerdik ve Türkan sık sık arkaya döner ve yetiştiremediği notları bizim defterlerimize bakarak yazardı. Boş derslerde de bize dönerek babasının yanına gidip bu hayattan kurtulacağı hayallerini bıkmadan anlatırdı. Oradaki istasyonları, evlerin güzelliğini, babasının ona ayrı oda açacağını dinlerdik çoklukla.Hepsi birbirine benzer hayallerdi. Kendine ait bir oda ve sevildiğini bilmek.Ötesi de yoktu..

Şima Demir McGregor’ ın yolladığı Leyla’nın hayallerini dinleyince, Saniye ve Türkan ile birlikte Sezen Aksu’nun meşhur Ünzile şarkısını hatırladım. Hani şarkıdaki kız yağmuru kimin döktüğünü merak ediyordu. Ve dünyanın köyün en son çitinde sona erdiğini zannediyordu.. Erkenden kocaya verildiğini anlıyorduk şarkıyı dinlediğimizde ve birkaç koyun karşılığında olduğunu anlıyorduk bu işin. Zincirleme olarak aklımdan Saniye ve Türkan görüntüleri geçti. Hüzünlendim. Hayal kurmayı seven birisi olarak içlendim. Aşağıda Şima Demir McGregor’ dan Leyla’nın hikayesi...

Leyla

 Aile sözlüğümüzden sıkı kelimelerdendir. Şöyle ki: Bizim eski apartmanın kapıcısının bir sürü çocuğu vardı. Çoğu aklı başında ama bir tanesi hepten safça bir kız. Onun adı Leyla idi. Kapıcının en güzel yanı, kendisinin zayıf, karısının tombul mu tombul olması ve bu kilo ile öyle hoş cilveli gezmesi idi.. Kari koca dünya umurlarında değil, itişip kakışır ve cilveleşirlerdi her yerde.. Buradan bize kalan da : “ne o kapıcılar gibi” deriz..Aile içinde birbirimizi çimdikleyerek ittirerek sevmeye kalktığımızda..

Her neyse bu Leyla her daim hayal kurardı. Kızıl saçlı bir kızcağız. Tam bir köylü sağlıklısı.. Hayallerini bize anlatır dururdu..Hayallerinde adamlar ona tavuk alırdı. Evet doğru okudunuz; hayalinde hep adamların ona tavuk aldığını söylerdi. Beni çok seviyor, bana tavuk alıyor diye. İşte bize böyle övünür dururdu.

Şimdi ne zaman kendimizi saf bulsak, ya da birileri bizi kullanıyor desek , veya hayalperest takılsak hemen söyleriz.. “bana tavuk alıyor.. Beni çok seviyor” diye..Benim kullandığım “tavuk alıyor” kısmı, annemin bana kullandığı ise “Kızıııım, Leylaaa” dır.. Ki takılır gideriz işte..

Uysa da uymasa da devam edeyim.. Leyla’ya dair: Bunu bir evlendirdiler..Başlık almadık, “indirdik-bindirdik” dediler.. Ne olduğunu sonra öğrendik. Leyla’yı evlendirdikleri adamın kız kardeşini de oğullarına almışlar. Böylece indir-bindir, başlıksız geç git hali.. Leyla kocada durmadı.. Geri geldi.. Ama ne oldu bilinmez. Ve içime dert olan, anama geçen gün sorduğum: “Anne, Leyla bu kadar tavuk seviyordu da neden biz alıp ona tavuk vermedik?”.. Annemle ikimiz de “hakikaten ya!” deyip orada bıraktık..

Şimdilerde ne zaman biraz pasaklı, biraz hülyalı bir kız çocuğu görsem, hele de hali vakti yerinde olmayan bir ailenin çocuğu ise, Saniye’yi, Türkan’ı ve ille de Leyla’yı hatırlıyorum. İçimden “aman kızım, az oku, bir şeyler öğren, hayallerindeki adamın sana tavuktan başka şey almasını iste!” diyorum..

Dr. Ahmet Faruk Yağcı

*Aba: Anne


 Arkadaşına Öner Favorilerime Ekle Anasayfam Yap! Sık Sorulan Sorular | Kullanım Hakları | Hasta Hakları | Sağlık Yönetmelikleri | İletişim  
En iyi görüntü için MS Internet Explorer 5.0+, Macromedia Flash Player ve 800x600 ekran çözünürlüğü kullanınız.   © 2005 Tüm Hakları Türkiye Hastanesi'ne aittir.